17 Temmuz 2012 Salı

İlk Karikatür Tarzı Boyama Çalışmam

Bir önceki yazıda bahsettiğim ilk çalışmamdan sonra birkaç sene kadar kumaş boyamaya ara verdim. Kumaş boyamayı çok sevmeme rağmen neden bu kadar uzun bir süre ara verdim ben de bilmiyorum ama bir sonbaharın kapalı yağmurlu ve 29 ekim nedeniyle tatil olduğu bir günü camın önündeki masamda internette takılırken ilham geldi bir anda. 4 yıl beraber yaşadığım ve şuanda hakimlik-savcılık stajı yapan ev arkadaşım Ali Hayadar'a bir tişört boyamak istedim. o sırada henüz sınava girmemişti ve kendi kendini soktuğu kampta sınava hazırlanıyordu. Bir an onun içinde bulunduğu durumu tasavvur ettim kendimce ve başladım boyamaya... İşte bu ilhamın sonucu olarak ortaya bu çalışmam çıktı. çalışmadaki her bir öğe ve yazı bir anlam ifade ettiği gibi birebir de arkadaşı temsil ediyor. Anında kargolayarak sınav sürecinde bir ara gazı vermiş olduk arkadaşa:)o sıra fotoğraf makinem olmadığından webcam ile çektiğim için görüntü çok net değil tabi.



Fotoğrafı Olan İlk Çalışmam

Her ne kadar ilk diye başlık attıysam da aslında yaptığım ilk çalışma bu değildi. Orta okulda iş eğitimi dersinde binbir uğraşla yaptığım bir çalışma olduğunu hatırlıyorum hayal meyal. Belki de o çalışma sayesinde kumaş boyamaya merak saldım. Tabi o zaman fotoğraf çeken telefonlar olmadığı gibi dijital fotoğraf makinesi de yaygın değildi, dolayısıyla çekilmiş bir fotoğrafı olmadığından gösterebileceğim ilk çalışmam. Ama kalıpsız ve bantsız olarak serbest elle yapılmış ilk çalışmam olduğunu söyleyebilirim. Tişörtün arkasını forma tarzında yapmıştım, bombeli yazıyla isim ve altına forma numarası. Ama o fotoğrafları bulamadım Şimdi baktığım da her ne kadar çok amatör ve hatta biraz yamuk:) olsa da ne de olsa ilk...

19 Haziran 2012 Salı

Önyargılarım...

Mayıs ayında yağmurdan ve serin havalardan hasret kaldığımız nadir güneşli günlerden birisi… Fakültenin girişinde nikotinli dumandan ciğerlerimize oksijen çekmenin neredeyse imkansız olduğu bir sırada… Dönemin en çok devam ettiğim, belki en çok da çalıştığım fakat en kolay dersi, iş hukukuna 15 dakika kala… Sigarasının dumanına ve muhabbetini esirgemeyen Kuzeyle birlikteyken…
“Olum Kuzey hiiiç derse  giresim yok.” diyerekten sırtında çantası ile çıkageldi. “Hiiiç” kelimesini bu kadar bastırarak söyleyen ondan başkasını tanımıyorum. Özellikle sınavlardan birkaç saat önce son çalışmalar için buluştuğumuzda, benden kat kat fazla çalıştığını bildiğim bu arkadaşımın “Olum hiiiç çalışmadım.” cümlesi zihnimde ona dair kazınmış bir hatıradır. Gelir gelmez canının derse hiç girmek istemediğini çarşıya inip biraz gezip bir yerlerde çay içmenin ne kadar iyi olacağını söyleyerek, güneşin kanımızı kaynattığı o anlarda aklımızı çelmeye çalışıyordu. Havanın güzel oluşu ve “hiiiç” kelimesini o kadar ustaca kullanarak ikna cümleleri kurması aklımı çelmişti ve tamam geliyorum demeye razı olmuştum.
Bu arkadaşla çok daha önceleri tanışmış olsaydım “hiiiç Volkan” diye lakap bile takabilirdim. Neyse Volkanla atladık indik çarşıya. Otobüste muhabbet gırla… Çarşıda önce onun çıktı alma, fotokopi gibi işlerini hallettikten sonra, önünden defalarca geçtiğim halde ufacık bir yer zannettiğim ve hiç de oturmadığım bir kafeye götürdü beni. Arka taraftaki salonunun genişliğini ve ferahlığını görünce önce biraz şaşırdım tabi. Sonra Volkan lavabodan dönene kadar etrafımı inceleyip nasıl da önyargılı davrandığımı düşündüm. Dış görünüş her şey demek değildi.
Volkan geldikten sonra çaylarımızı söyledik. Simit kokusu da içeriye o kadar yayılmıştı ki, aklımızda kalacağına, midemize gitsin mantığıyla bir simit istedik ortaya. Çaylarımız da ezeli dostundan ayrı gitmemiş olurdu hem midelerimize. O günkü konumuzun önemli bir kısmını blogumda yazdığım yazılarım oluşturmuştu. Sağolsun Volkan beğenisini öyle bir dile getirdi ki, yazdıklarımı görmeden söylediklerini dinleseniz beni Türk edebiyatının en yenilikçi, en başarılı, ölümsüz eserler yazmış yazarlarından birisi zannedebilirdiniz.
Çayımın son yudumuna eşlik etmeyi bekleyen simit lokmasını ağzıma götürürken içinde bir kıl olduğunu fark ettim. Volkan ne olduğunu sorunca ona da gösterdim. Hiç hoş bir durum değildi elbette. Volkan, söyleyelim adamlara değiştirsinler dese de, hizmete ve müşteri memnuniyetine ne kadar dikkat ettiklerini fark ettiğimden, münferit bir durum olduğunu düşünüp çalışanlar azarlanmasın diye söylemek istemedim ve o son lokmayı tabakta bıraktım. Fakat o lokma beni alıp yıllar öncesine götürmüş ve bir güzel de azarlamıştı. Bu yolculuk ve azar işitip geri gelmem sırasında geçen birkaç saniye boyunca gözlerim lokmaya takılı kalınca haliyle Volkan da hayırdır ne oldu diye sordu.
Bundan 4-5 sene kadar önceleriydi diye hafif kısık bir ses tonuyla, işittiğim azarın da vermiş olduğu utangaçlıkla başladım söze. 3 yaz tatilinde sokağımızın girişindeki pastanede çalıştım. Ağırlıklı olarak masalara servis ve masaların toplanıp temizlenme işi bana aitti. Müşteriler envai çeşit yiyecek türünü tabaklarına doldurtur, önemli bir kısmı da tabağını bitirmeden kalkar giderdi. Hatta tabağı bitirmeyi bırakın kimisi hiç el sürmeden kalkardı masadan. Bir çoğu için başkasının tabağındaki yiyecek yenmez. Kiminin nedeni huy, kimininki de hijyendir. Ama ben el sürülmemiş poğaça simitleri bir kenara ayırırdım çalışan personel kahvaltıda yesin diye. Gönlümün kesinlikle razı olmadığı bir durumdur ekmeğin, yemeğin çöpe gitmesi. Gönül razı olmasa da mecburen yarım bırakılmış yiyecekleri çöpe döküyorduk ve her seferinde tabağını bitirmeden kalkan müşterilere için için kızıyordum. Nice insan bu yiyeceklere muhtaç olarak hayatını sürdürmeye çalışırken, bu adaletsiz dünya düzeninin daha da adaletsizleşmesine sebep oluyor, yiyebileceğinden fazlasını tabaklarına alıyorlar diye… İstisnasız yarım bırakılan her tabakta, tabağın sahibine kızıp, içim sızlayarak dökmüşümdür tabakta kalanları çöpe. Bir kez olsun başka bir şey düşünmemiştim. Ama düşünmeliymişim. Tabağını yarım bırakanların %95 i vurdumduymazlığından, düşüncesizliğinden tabağını yarım bırakıyor olsa da, %5 için düşünmeliymişim. Acaba demeliymişim…
Az sonra masadan kalkacağız ve masamızı toplamaya gelen garson da yarım kalmış simit lokmasını çöpe atarken “Ulan iki kişi bir lokma simidi yememişler de çöpe atıyoruz, yazık be! Bunu bulamayan nice insan var” diyecek ama asıl sebebi bilmeyecek…

NOT: Volkan’a çok teşekkür ediyorum. Teşekkürümün az bir kısmı ısmarladığı çay ve simit için, büyük kısmı ise önyargımı kırmama sebep olacak bu olaya vesile olduğu için.

10 Haziran 2012 Pazar

Abdurrahim Karakoç ve Mihriban

Rivayete göre; Karakoç üniversiteyi kazanmış ve üniversitenin ilk günü erkenden gelip sınıfın kapısını tam karşıdan gören bir sıraya oturmuş ve içeri girenler hakkında (kendi kendisine) önyargıda bulunmaya başlamış.”Şu iyi birisine benziyor. Buna dikkat etmek lazım. Bundan korkulur” gibilerinden.

26 Mayıs 2012 Cumartesi

Asıl Anavatanımız: Çocukluğumuz...

Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi, Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi. Ben el öptürmekten pek hoşlanmadığım için, yanaktan öpüşelim, dedim, öpüştük. Aramızda şöyle bir konuşma yer aldı:

25 Mayıs 2012 Cuma

Gönül Kapısı

Onsekizinci yüzyıl İngiltere’sinin ünlü ressamlarından William Holman Hunt’ın bir tablosu Londra Kraliyet Akademisinde sergileniyordu. Bir bahçeyi tasvir eden bu tablosuna, Hunt “Kâinatın Işığı” adını vermişti. Tablo geceleyin bir bahçede duran bilge görünümlü bir adamı resmediyordu. Adam serbest kalan eliyle bir kapıya vuruyor ve içeriden bir cevap bekler halde duruyordu.

24 Mayıs 2012 Perşembe

Bir Aşkın Yaptırdıkları...

          Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan on yedisine bastığında, iki kişi onunla evlenmek ister. Mihrimah, yani Mihrü Mah, Farsca’da “Güneş ve Ay” anlamına gelir. Kızla evlenmek isteyenlerin biri Diyarbakır Valisi Rüstem Paşa diğeriyse Mimar Sinan’dır. Padişah kızını Rüstem Paşa’ya verir. Koca Sinan evlidir, ellisindedir ve de Mihrimah Sultan’a deliler gibi aşıktır!

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Uzaklara Gitmek... (MİM-4)

          Banu ablamız sağolsun bizleri biraz yazmaya sevk edip, neşelendirecek bir etkinlik fikri attı ortaya. Ben de kendisinin izniyle bu etkinliği mim'e dönüştürüyorum.

18 Mayıs 2012 Cuma

Anne Olmak

          Japonya’da olan bir depremde kurtarma ekibi genç bir kadının yaşadığı enkaza ulaşırlar. Yıkıntıların arasında kadının cesedine ulaşırlar.

17 Mayıs 2012 Perşembe

Eş Olmak...

İnsanın eşi olmalı bakarken yüreğinin kabardığı,gözlerinden gözlerine yüreğinin aktığı,aşık olduğu bir eşi olmalı!..

Sabah gözlerini açtığında, yanında olduğunu görüp, şükürler etmeli Yaradana...